Birine bir şey anlatırken asıl söylemek istediğin şeyin kelimelerinin arasında kaybolduğunu hiç hissettin mi?
Bir olay anlatırsın, karşındaki sana çözüm sunar.
Bir hayal kırıklığını paylaşırsın, sana neden üzülmemen gerektiğini açıklar.
Kendini ifade edersin ama konuşmanın sonunda yine kendini savunurken bulursun.
Ve o an içinden şu cümle geçer:
“Ben sana bunları anlatırken gerçekten ne yaşadığımı görmüyor musun?”

Peki, neden bizi yanlış anlamaları, bizimle aynı fikirde olmamalarından çok daha fazla canımızı yakar?
Neden bir tartışmada haklı çıkmaya çalışırken aslında tek istediğimizin anlaşılmak olduğunu fark ederiz?
Çünkü anlaşılmak, söylediklerimizin doğru duyulmasından ibaret değildir. Anlaşılmak, karşımızdakinin söylediklerimizin ardındakini görebilmesidir:
Bir kararın arkasındaki korkuyu…
Bir davranışın ardındaki niyeti…
Bir cümlenin senin için neden bu kadar önemli olduğunu…
Bunlar görülmediğinde ise konuşmanın tam ortasında görünmez bir mesafe belirir…
Neden Kendimizi Tekrar Tekrar Açıklamak Zorunda Hissederiz?
Kendini anlatmaktan yorulduğunu hissettiğin hâlde çabalamaya devam ettiğin oluyor mu senin de?
Bir karar alırsın, nedenini anlatmak zorunda hissedersin.
Bir sınır koyarsın, bencil olmadığını kanıtlamaya çalışırsın.
Bir şeye itiraz edersin, yanlış anlaşılmamak için niyetini açıklarsın.
Bir gün kendini geri çekersin, sonra umursamaz olmadığını anlatmaya çalışırsın…
Peki, insan neden bu kadar çaba harcar?
Çünkü yanlış anlaşılmak, iki ayrı insan yaratır: senin bildiğin sen ve karşındakinin gördüğü sen.
Sen kendini bir yerden tanımlarsın, o seni bambaşka bir yerden okur.
Ve o mesafeyi kapatmak istersin…
Bir kez daha anlatırsın. Belki bu kez niyetini görür diye…
Bir kez daha açıklarsın. Belki bu kez seni tek bir davranışına indirgemez diye…
Bir kez daha kendini savunursun. Belki bu kez kendini savunmak zorunda kalmadan anlaşılabilirsin diye…
Peki, Anlaşılmak Neden Bu Kadar Derin Bir İhtiyaç?
Psikoloji araştırmaları, bu ihtiyacın düşündüğümüzden çok daha derinde olduğunu söylüyor.
Roy F. Baumeister ve Mark R. Leary, 1995 yılında yayımladıkları The Need to Belong çalışmasında, insanın başkalarıyla anlamlı ve kalıcı bağlar kurmaya yönelik güçlü bir motivasyona sahip olduğunu ortaya koyan araştırmaları inceliyor.
Çalışmalarda vurgulanan nokta ise şu: İnsan, kendisi için anlamlı olan ilişkilerin karşılıklı olduğunu ve o ilişkilerde bir yerinin bulunduğunu hissetmek istiyor.
Anlaşılmak da bu bağın en önemli parçası. Bir insanın seni anlaması, seninle aynı fikirde olması demek değil; senin deneyimini, kendi bakış açısının içine sıkıştırmadan görebilmeye çalışmasıdır.
Çünkü bazen insanın asıl ihtiyaç duyduğu, hayatını düzeltmeye çalışan birinden çok, yaşadığı şeyi anlamaya çalışan bir insanın varlığıdır.

Anlaşılmak Uğruna Kendinden Vazgeçmek Doğru mu?
Belki de seni yoran, kendini anlatmak değil.
Her seferinde anlaşılmayı yeniden umut etmek…
Çünkü insan, anlaşılmayı umduğu yerde tekrar tekrar karşılık bulamadığında, bir süre sonra yalnızca karşısındaki insana değil, kendi sesine de yabancılaşabilir.
Kendini anlatmak için çaba göstermek değerlidir. Ama anlaşılmak uğruna kendinden şüphe etmeye başladığında, durup kendine de kulak vermen gerekir.
Kendini ifade et. Niyetini açıkla. Yanlış anlaşılmaları gidermek için çaba göster.
Ama bir başkasının seni nasıl gördüğünü değiştirmeye çalışırken kendine nasıl baktığını kaybetme.
Çünkü hayatın, herkesin zihnindeki yerini düzeltmeye çalışarak geçiremeyeceğin kadar değerli.
Şimdi durup şu sorunun cevabını düşünmeni istiyorum: Seni anlamalarını sağlamak için harcadığın bütün o çabayı, kendine inanmak ve kendi hayatını yaşamak için harcasaydın bugün ne değişmiş olurdu?