Sevilmek İçin Kendinden Vazgeçmek
İlişki

Sevilmek İçin Kendinden Vazgeçmek

Altuğ Erbaşı Altuğ Erbaşı 4 dk okuma
İlişki 4 dk okuma
Paylaş:

Bazen bir ilişkide bir şeylerin yanlış olduğunu görür, hatta bunun adını bile koyabiliriz. Yine de kalırız. Peki neden? Kendi deneyimimden yola çıkarak sorduğum bu soru beni sevgi, aidiyet, terk edilme korkusu ve öz benlik arasındaki görünmez pazarlığı yeniden düşünmeye götürdü.

Bazen görmediğimiz için değil, görmek istemediğimiz için kalırız

Geçtiğimiz günlerde televizyonda izlediğim bir sahne beni hazırlıksız yakaladı. Bir adam, kendisini dolandıran bir kadın yüzünden ağabeyiyle konuşuyordu. Ağabeyi ona bunu daha önce söylediğini hatırlattığında adamın verdiği cevap özetle şuydu: Dolandırılacağını aslında biliyordu. Ama hayatında ilk kez birinin onu sevdiğini düşünmüş ve sevilmek istemişti.

Ağlamaya başladım.

Çünkü söylediği şey bana fazlasıyla tanıdık geldi.

Ben de geçmişte bir ilişkinin daha ilk dönemlerinde bazı şeylerin yolunda olmadığını görmüştüm. Bugün geriye baktığımda bunu çok daha açık söyleyebiliyorum. Sorun karşımdaki insanın “kötü” olması değildi; ilişkide benim için doğru olmayan şeyler vardı ve ben bunları fark ediyordum. Buna rağmen uzun süre kendime başka bir hikâye anlattım.

Çünkü sevilmek güzel geliyordu.

Bu farkındalık beni rahatsız edici ama önemli bir soruyla karşı karşıya bıraktı:

İnsan sevilmek uğruna kendi gerçeğinden ne kadar vazgeçebilir?

Sevilmek istemek sorun değil

Sevilme ve ait olma ihtiyacımız bir zayıflık değil. Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde sevgi ve aidiyetin temel insan ihtiyaçları arasında yer alması da bunun bir göstergesi. John Bowlby’nin geliştirdiği bağlanma kuramı ise erken dönemde kurduğumuz ilişkilerin yetişkinlikte yakınlık, güven ve ayrılık karşısındaki tepkilerimizi nasıl etkileyebileceğini anlamamıza yardımcı oluyor.

Dolayısıyla sorun “Neden sevilmek istiyorum?” sorusunda değil.

Benim için daha önemli soru şu oldu:

Sevilmek istediğimde kendimden neler vermeye razı oluyorum?

Bir ilişkide fedakârlık yapmakla kendinden vazgeçmek arasında önemli bir fark olduğunu düşünüyorum. Fedakârlıkta hâlâ iki insan vardır. Bazen biri diğerine doğru birkaç adım atar, bazen diğeri. Kendinden vazgeçmeye başladığımızda ise denklem değişir. “Biz”i korumak adına “ben” giderek küçülür.

Üstelik bu çoğu zaman dramatik bir kararla gerçekleşmez.

Kendinden vazgeçmek küçük şeylerle başlıyor

Bazen söylemek istediğiniz bir cümleyi söylememekle başlıyor.

“Tartışma çıkmasın.”

Sonra sizi rahatsız eden bir davranışı görmezden geliyorsunuz.

“Şimdi sırası değil.”

Bir süre sonra normalde kabul etmeyeceğiniz bir şeyi kabul ediyorsunuz.

“Onu da anlamak lazım.”

Bunların her biri tek başına bakıldığında son derece makul görünebilir. Benim kendi deneyimimde tehlikeli olan da buydu. Kendimden vazgeçtiğimi düşünmüyordum. Anlayışlı olduğumu, ilişki için mücadele ettiğimi, karşımdaki insanı anlamaya çalıştığımı düşünüyordum.

Burada kendime bugün çok daha zor bir soru sorabiliyorum:

Anlamak ile kendimi terk etmek arasındaki çizgiyi ne zaman geçtim?

Sanırım insanın bu çizgiyi geçtiğini anlamasının yollarından biri, ilişkinin devam edebilmesi için sürekli kendisinin değişmesi gerektiğine inanmaya başlaması. Daha anlayışlı olmalıyım. Daha az istemeliyim. Daha fazla vermeliyim. Daha çok çabalamalıyım.

Ve bazen bunun altında daha sessiz bir cümle yatıyor:

Olduğum hâlimle seçileceğime güvenmiyorum.

Sevginin bedeli “ben” olmamalı

Bugün geçmişteki davranışlarıma baktığımda onları yargılamaktan çok anlamaya çalışıyorum. Çünkü o davranışların arkasında çok insani bir ihtiyaç görüyorum: sevilmek ve seçilmek.

Fakat bir ihtiyacın gerçek olması, onu karşılama biçimimizin bize iyi geldiği anlamına gelmiyor.

Benim için değişim tam burada başladı. Artık yalnızca “Beni seviyor mu?” diye sormanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Yanına başka sorular koyuyorum:

Bu ilişkinin içinde kendim olabiliyor muyum?

Rahatsız olduğumda bunu söyleyebiliyor muyum? “Hayır” dediğimde ilişkinin sona ereceğinden korkuyor muyum? Karşımdaki insanın hayatında kalabilmek için kendi değerlerimi esnetiyor muyum? İlişkinin sorumluluğunu iki kişi mi taşıyoruz, yoksa onu ayakta tutmak benim görevimmiş gibi mi yaşıyorum?

Bunlar her zaman kolay sorular değil. Üstelik cevaplarını bilmek de davranışlarımızı bir gecede değiştirmiyor.

Ama fark etmek bir başlangıç.

Belki de asıl soru “Beni seçer mi?” değil

Uzun süre insan ilişkilerine bakarken önemli sorunun “Beni seçiyor mu?” olduğunu düşündüm.

Bugün başka bir soru sormayı öğreniyorum:

Ben kendimi seçiyor muyum?

Bu, başkasına ihtiyaç duymamak ya da kimse için fedakârlık yapmamak anlamına gelmiyor. Tam tersine, başka bir insanla gerçek bir “biz” kurabilmek için önce o ilişkinin içinde var olmaya devam eden bir “ben” gerektiğini düşünüyorum.

Belki sağlıklı sevginin ölçülerinden biri de budur: Sevildiğimizden emin olmak için kendimizin daha kabul edilebilir bir versiyonunu yaratmak zorunda kalmamak.

Çünkü kendi gerçeğimizi saklayarak elde ettiğimiz sevgide cevaplamamız gereken zor bir soru kalıyor:

Karşımdaki gerçekten beni mi seviyor, yoksa kaybetmemek için yarattığım kişiyi mi?

Ben bugün bu sorunun cevabını geçmişte aramıyorum. Geçmişte bunları neden yaptığımı artık daha iyi anlayabiliyorum. Bundan sonra ne yapacağımı seçmeye çalışıyorum.

Sevilmek hâlâ önemli.

Seçilmek de.

Ama artık bunun bedelinin kendimden vazgeçmek olmasını istemiyorum.

Etiketler:manset

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir