Bazen bizi durduran şey karşımıza çıkan engeller değil, içimizde hiç yorulmadan konuşan o sestir.
Ya başarısız olursan?
Ne gerek var ki şimdi bu saatten sonra?
Kitap yazacaksın da ne olacak?
Bunu senden çok daha iyi yapan insanlar var.
Tanıdık mı bu cümleler?
Ben bu sesle profesyonel koçluk eğitimim sırasında Benlik 1 kavramını öğrenirken karşılaştım. Sonrasında Timothy Gallwey’nin The Inner Game of Work kitabını okuduğumda konunun yalnızca göstereceğimiz performansla değil, hayatımızdaki seçimlerle de ilgili olduğunu fark ettim.
Şöyle ki, bazen önümüzde gerçekten bir engel yokken bile ilerleme noktasında takılı kalabiliyoruz. Yapmak istiyoruz, planlar yapıyoruz, nasıl yapacağımızı hayal ediyoruz. İşte tam da o an içeriden bir ses sürekli konuşuyor.
Peki kim bu konuşan?
İçimizde konuşan o ses: Benlik 1
Timothy Gallwey, The Inner Game of Work kitabında Benlik 1 ve Benlik 2 kavramlarını sıkça kullanır. En basit hâliyle tanımlamak istersek Benlik 1, sürekli eleştiren, yargılayan, hiç susmayan iç sesimizdir. Benlik 2 ise kapasitemiz, öğrenme isteğimiz ve deneyimleme motivasyonumuzla ilişkilidir.
Benlik 1’in ne zaman ortaya çıkacağını bilemeyiz. Aslında bu sesin amacının bizi hayatta ve güvende tutmak olduğunu söyleyebiliriz. Ancak sorun şu: Ortada gerçek bir tehlike olmadığında dahi sürekli alarm durumunda konuşur.
Yeterince iyi değilsin.
İnsanlar ne düşünür?
Boş ver şimdi, yapma.
Benzer bir bakış açısıyla Phil Stutz’un çalışmalarını anlatan Stutz adlı yapımda karşılaştım. Stutz, “imkânsızlığın sesi” diye nitelediği, değişimimize ve gelişimimize karşı koyan bu tarafımızı Part X olarak ifade ediyor.
Steve Peters ise Şempanze Paradoksu ile hızlı ve duygusal tepkilerimizi Şempanze metaforuyla anlatıyor. Steve Peters’ın metaforunda sanki beynimizde hem mantıklı bir insan hem de duygusal bir şempanze yaşıyor. Herhangi bir tehdit hissettiğimizde ise bu duygusal yanımız, mantıktan önce devreye girerek tepki veriyor.
Benlik 1, Part X ve Şempanze paradoksu elbette tamamen aynı şeyi ifade etmiyor; farklı yaklaşımlardan doğuyor.
Ancak üçünün de bana benzer bir şeyi düşündürdüğü bir nokta var:
İçimizde, bilinçli seçimlerimizden önce konuşmaya başlayan bir tarafımız var.
Biz bu sesi nereden öğrendik?
Belki bir kısmını annemizden, babamızdan, öğretmenlerimizden, büyüklerimizden…
Bir kısmını geçmiş deneyimlerimizden, çevremizdeki insanlardan…
Muhtemelen aşağıdakilere benzer cümleleri kurarken amaçları bizi korumaktı. Ancak zamanla bu cümleler öyle yer etti ki onları nereden öğrendiğimizi unutup kendi gerçeğimiz buymuş gibi yaşamaya başladık.
Dikkatli ol, düşme sakın.
Sen onu yapamazsın.
Ay sonu maaşın yatıyor işte, daha ne istiyorsun?
İnsanlar senin hakkında ne düşünür?
Peki bu sesi nasıl yönetiriz?
İlk adım belki de bu sesi fark etmek. Hatta ona bir isim vermeyi deneyebilirsiniz.
Bu ses bir şekil olsaydı ne olurdu, hayal edebilirsiniz.
En çok hangi zamanlarda ortaya çıktığını gözlemleyebilirsiniz.
Yeni bir işi değerlendirmek istediğinizde mi?
Kendinizi önceliklendirmek için adım atmaya çalıştığınızda mı?
Eleştirildiğinizde mi?
Yöneticinizle konuşurken mi?
Ve en önemlisi, bu sesin sizi durdurmak için tam olarak neler söylediğini bir dinleyin.
Bu sesle ilişkinizi değiştirebileceğinizi hatırlayın. Kendinize destekleyici cümleler kurun.
Mesela Benlik 1’iniz size “Başarısız olursun” dediğinde kendinize şunu sorabilirsiniz: “Bunun kesinlikle böyle olacağını biliyor muyum?”
Çünkü başarısızlık bir ihtimalse başka ihtimaller de var.
Benlik 1’imiz konuştuğunda hissettiğimiz kaygının bize ne sağladığını bir düşünün. Ayrıca bu kaygıyla atmadığımız adımların, yapmaktan vazgeçtiğimiz şeylerin bedeli ne oluyor?
Hissettiğimiz kaygı bizi başarısızlıktan korumaya çalışırken farkında olmadan başarı ihtimalinden de uzaklaştırabilir. Bunu unutmamak gerekiyor.
Aklımızdan geçen her düşünce %100 gerçek değildir

Belki de mesele içimizdeki o sesi tamamen susturmak değil. Çünkü o ses muhtemelen tekrar gelecek.
Yeni bir şey denemek istediğimizde, güvenli alanımızın dışına çıkmak istediğimizde ya da bizim için gerçekten önemli bir seçim yaptığımız anlarda kulağımıza yine aynı şeyleri fısıldayacak, “Ya olmazsa?” diyecek.
İşte tam o anda kendimize şunu söyleyebiliriz: Ya olursa?
İçimizde o ses konuşabilir. Kaygı ve korku hissetmemiz de çok doğal.
Ama bunlar bizim seçim yönümüzü belirlemek zorunda değil.
Belki de iç sesimizi bizi destekleyen bir sese çevirebilmenin yolu, onu susturarak değil, onun söylediği her şeye inanmak zorunda olmadığımızı fark ederek başlar.
Çünkü aklımızdan geçen her düşünce değişmez bir gerçek değildir.
O yalnızca bir sestir.
Seçim ise hâlâ bizimdir.