Bazı ilişkiler vardır; dışarıdan bakıldığında tutkulu görünür, içeriden bakıldığında ise oldukça yorucudur. Kavgalar yaşanır, kapılar çarpılır, gözyaşları dökülür. Sonra bir mesaj, bir çift güzel söz derken ardından bir sarılma, bir barışma gelir… Ve o yoğun duygunun içinde bir ses fısıldar: “İşte bu aşk!” Peki gerçekten öyle mi? Ya o şey aşk değilse? Ya aslında bizi birbirimize bağlayan şey sevgi değil, alıştığımız duygusal fırtınaysa? Haydi gel seninle bu satırlar arasında biraz derinlere inelim…
Bazı insanlar huzurlu bir ilişkiyi güvenli bulmaz. Hatta öyle ki bazı insanlar huzurlu bir ilişkiyi can sıkıcı bile bulabilir. Çünkü onların zihninde aşk; sakinlik değil, yoğunlukla tanımlanır. Belirsizlik… Kıskançlık… Gidip gelmeler… Kırılıp tekrar birleşmeler… Böyle durumlarda insanlar çoğu zaman aslında birbirine değil, o ilişkinin yarattığı dramaya bağlıdır. Çünkü bu duygular adrenalin ve dopamin üretir. Bu sebeple ilişki de çok canlı hissedilir. İşin kötüleşmeye gittiği kısım, çoğu zaman bunun farkına bile varmamalarıdır. Belki de bu yüzden bazı insanlar aşkı değil, dramı sever…
Çocukluk Dinamiklerinin Bağlanma Stillerine Etkisi
Eğer bir kişi kaotik bir aile içinde büyüdüyse, duygusal olarak güvenli bir aile ortamında büyüyemediyse, sevgi ona daima koşullu verildiyse, güven duygusu zayıfsa, ‘huzur’ yabancı gelirken ‘dram’ tanıdık gelir. İnsanların sevgiye, yakınlığa ve ilişkilere nasıl yaklaştığını büyük ölçüde çocuklukta kurulan ilk bağlar belirler. Psikolojide ve ilişki koçluğunun bir parçasında, ilişkileri anlamak için sıkça kullanılan kavramlardan biri bağlanma stilleridir.
Örneğin kaygılı bağlanma stiline sahip kişiler, ilişkide sürekli bir güven arayışı içindedir. Partnerlerinin en ufak bir mesafeli davranışını ‘terk edilme işareti’ olarak yorumlayabilirler. Bu yüzden ilişkide yoğun duygular, krizler ve tekrar tekrar güven talep eden döngüler oluşabilir.
Kaçınan bağlanma stiline sahip kişiler ise, tam tersine yakınlık arttıkça geri çekilme eğilimindedir. Bir ilişki derinleşmeye başladığında özgürlüklerinin tehdit altında olduğunu hissedebilirler. Bu yüzden mesafe koymak, duygusal olarak geri çekilmek ya da ilişkiyi sabote etmek gibi davranışlar gösterebilirler.
İlginç olan şudur ki; kaygılı ve kaçınan kişiler çoğu zaman birbirini çeker. Biri yakınlaşmak isterken, diğeri uzaklaşır. Biri sürekli konuşur, sorular sorar, cevaplar arar, diğeri ise susar. Böylece ilişki farkında olmadan bir çekme–itme döngüsüne dönüşür. Ve bu döngü çoğu zaman aşkın değil, dramın besleyicisidir.
Romeo ve Juliet Aşkı
Tarih boyunca bazı ilişkiler “büyük aşk” olarak anlatıldı. Hatta bazıları o kadar romantize edildi ki, adeta aşkın sembolü haline geldi. Örneğin Romeo ve Juliet. Bugün birine “Romeo ve Juliet gibi bir aşk” dediğinizde çoğu insan bunu büyük bir romantizm olarak algılar. Tutku, fedakârlık ve sonsuz sevgi… Ama hikâyeye biraz objektif bakınca başka bir şey de görürüz.
- İki genç insan.
- Birbirlerini neredeyse hiç tanımadan başlayan bir ilişki.
- Aileler arasında düşmanlık.
- Gizli buluşmalar.
- Sürekli tehlike hissi.
- Kaçış planları.
- Ve sonunda trajedi…
Bu hikâyede aşk kadar güçlü olan başka bir şey daha vardır: Dram!.. Çünkü içinde belirsizlik, yasak, risk ve krizler dolu. İnsan zihni bu tür yoğun duyguları çoğu zaman “büyük aşk” olarak yorumlar. Belki de bu yüzden Romeo ve Juliet’in hikâyesi yüzyıllardır insanları etkiler. Çünkü her ne kadar birbirine kavuşmak için mücadele eden iki genç insan olsa da bu hikâyede sevgi kadar, duygusal fırtına da vardır. Ve bazen biz de ilişkilerde tam olarak bunu ararız: ‘sarsılmayı’. Ama burada önemli bir soru ortaya çıkar: Gerçek yakınlık gerçekten böyle bir şey midir?
Gerçek Yakınlık Dramdan Farklıdır
Gerçek yakınlık gürültülü değildir. Kapılar çarpılmaz, kaoslar yaşanmaz, duygular bir fırtına gibi savrulmaz. Aksine gerçek yakınlık, oldukça sakindir. İçinde güven vardır. Birbirinden emin olmak, karşılıklı saygı duymak vardır. İlişkinin her an kopabileceği korkusunun olmadığı bir zeminde var olur gerçek yakınlık. İnsanlar birbirini değiştirmeye çalışmadan, olduğu haliyle görebilmenin olgunluğuna tanıklık eder. Elbette fikir ayrılıkları da olur, farklı beklentiler, farklı bakış açıları da… Ama bunlar kavgayla değil, karşılıklı açık iletişimle tartışılarak konuşulur.
Ne var ki, duygusal kaosa alışmış bir zihin için bu sakinlik ilk başta tuhaf gelebilir. Hatta bazı insanlar için huzur, heyecansızlık gibi hissedilebilir. Son günlerde izlediğim bir Türk dizisinde buna benzer bir sahne vardı. Hikâyede genç bir adam, yıllardır görmediği çocukluk aşkı ‘Rüya’sını arıyor. Bilenler hemen hatırladı değil mi hangi dizi olduğunu? 🙂 Neyse diziye geri dönecek olursak, adamın aslında ‘Rüya’sı olduğunu bilmediği bir genç kadın var şimdilerde aşık olduğu ve bir ilişki yaşadığı. Kadın soruyor: “Huzur ne demek senin için? Sakinlik nedir?” Adamın cevabı kısa ve şaşırtıcı: “O ne?”… Gayet haklı bir cevap. Çünkü yıllarca çatışmaların, kavgaların, acıların içinde büyümüş birinin huzuru tanıması kolay değildir. İnsan bilmediği bir duyguyu tanıyamaz. Ama biz izlerken o hikâyeye hayranlık duyuyoruz. İçimizden şöyle geçiyor: “Ne aşklar var…”
Oysa gerçek yakınlık insanı yoran değil, sarsan değil; saran bir deneyimdir. İnsan sevildiğinden emin olduğunda kendini savunmak zorunda kalmaz. Sürekli tetikte durmaz. Kendini ispat etmeye çalışmaz. Ve belki de en önemlisi, gerçek yakınlık insanın içindeki o sessiz soruyu susturur: “Acaba kalacak mı?” Gerçek sevgi, insanın hayatında bir fırtına yaratmak zorunda değildir. Bazen gerçek sevgi, uzun bir yolculukta insanın yanında yürüyen ve varlığıyla kalbi sakinleştiren bir eşlikçidir.
Aşkın da kendi içinde aşamaları vardır. Ve belki de en kıymetli hali, olgun halidir. Çünkü olgun aşk insanı tüketmez; büyütür. Kafasını karıştırmaz; içini sakinleştirir. Sürekli bir şey ispat etmeye zorlamaz; olduğu haliyle kabul görmesine alan açar.
Belki de gerçek aşk, kalbimizi hızlandıran değil; ilk kez gerçekten sakinleştiğimizi hissettiren kişidir.
Sevgiyle Kal,