Ne güzeldir bir insanın kendi kendine yetebileceğini düşünmesi. O gücü içinde bulabilmesi, yeri geldiğinde “Etrafımda kimse kalmasa bile yoluma devam ederim.” inancında olması… Son zamanların en çok pompalanan anlayışlarından biri de bu bireyselcilik. Yerine göre son derece doğru ama yerine göre birçok iletişim kazasına sebep olan bir anlayış aslında. İnsanoğlu ne yaparsa yapsın kendini etrafındakilerden tamamen soyutlayamaz çünkü. Neden mi? Gelin, birlikte düşünelim.
Her birimizin hayatı, yaşadıkları, özel alanı ve benliği; müsaade ettiğimiz ölçüde başkalarının ziyaretine açıktır. En içine kapanık ya da dost canlısı olmayanımız bile bir noktada benliğini ziyarete açmak zorunda kalır.
İnsanlığın uzlaştığı nadir konulardan biridir sevilme, kabul edilme, görülme ve tanınma ihtiyacı. Transaksiyonel Analiz bunu “temas iletisi” olarak tanımlar. Özetle herkes görülmeyi, duyulmayı, tamlığının ve benliğinin kabul edilmesini ister. Bir ortama girdiğinizde insanların size selam vermesini, gülüşünüzü kendi gülüşleriyle onaylamalarını beklemeniz gibi…
Kendi içimizdeki kadar dışımızdaki dünyaya da çektiğimiz sınırlar, bu kabul edilişin boyutunu belirleyen temel noktalardan biridir aslında.

Psikolojik araştırmalar gösteriyor ki bir insanın hayatındaki temas iletisi azaldıkça psikolojik rahatsızlıklarla karşılaşma sıklığı artıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında annelerinden uzaklaştırılan bebekler, iki hafta boyunca hiç dokunulmadan ve sevgi gösterilmeden yaşatıldılar. Temel ihtiyaçları en az temasla karşılandı ve bu uygulama tarihe en gaddar deneylerden biri olarak geçti. Çocuklar, aç bırakılmamalarına ya da hasta olmamalarına rağmen sevgi ve temas görmedikleri için hayatlarını kaybettiler.
Bu deneyin sonucu, istesek de istemediğimizi sansak da tek başımıza, toplumdan ve temastan tamamen uzak yaşayacak şekilde tasarlanmadığımızı gösteriyor. Buraya kadar anlaştıysak asıl can alıcı sorumuz gelsin: Temasın sınırlarını neye göre ve nereye kadar çekeceğimize nasıl karar veriyoruz? Kararınızı verirken hiç “Ben şu an ne yapıyorum?” diye kendinize sordunuz mu?
Muhtemelen sormadınız; hatta çoğu zaman soramazsınız da. Sınırları belirlemekle ilgili düşülen en büyük hata, buna belirli bir anda ve belirli bir kişi özelinde karar verdiğimizi sanmamızdır. Oysa sınırlarımızı hayatın genelinde, çoğu insana benzer şekilde çizeriz. Sonrasında karşımızdaki insanların verdikleri tepkilere göre bu sınırları esnetir ya da daraltırız.
Sevgi, saygı ve değer verme kavramlarının hayatımıza yansımalarında olduğu gibi… Saygılı birisinizdir ama herkes sizde aynı ölçüde saygı uyandırmaz. Ya da sevgi dolu, neşeli bir kalbiniz vardır; ancak bazı tavırlarla karşılaştığınızda o kişilere aynı sevgiyi besleyemezsiniz.
Sınırlar için de benzer kurallar işler. Küçük bir farkla tabii… Sınır belirlemek, birçok konudan daha zorlayıcı olabilir insan için.
Karşınızdaki insan sizde güven uyandırmadığında, kendinizi korumak için sınırı daha keskin çizmek isteyebilirsiniz. Ancak bu durumda soğuk, mesafeli ya da insan ilişkileri güçlü olmayan biri olarak değerlendirilme riskiyle karşılaşırsınız. İçten ve samimi davranmayı, iletişime açık bir tutum sergilemeyi tercih ettiğinizde ise bu kez karşınızdaki kişi sınırlarınızı ihlal edebileceğini düşünebilir. Hafife alınabilir, hatta içtenliğiniz takdir edilmesi gereken bir özellikken küçük görülme tehlikesi yaşayabilirsiniz.
Yani aslında mesele sınır çizip çizmemekten çok, o sınırların gerektiğinde güncellenmesi gerektiğini unutmaktır. Çünkü çoğu zaman, hareketleriyle sınırın yerini belirleyen kişi karşımızdakidir. Ve o sınırlar, özünde, yolumuza yalnız devam etmememizi sağlayan şeylerdir.
Kendimizi tanımak burada da bizi kurtaran en önemli unsurlardan biri. Merak etmeyin, sınır çizmenin beş aşaması gibi bilindik maddeler sıralamayacağım. Bugün size çok daha akılda kalıcı bir şey bırakmak istiyorum. Seyahat mevsimi başlamışken, pasaportlarınız hazırsa kalkışa geçelim.
Nasıl bir ülke size daha çekici gelir? Sınırları ve kuralları net çizilmiş, seçici davranan bir ülke mi; yoksa herkesi içeri aldığı için kendi değerlerine ve zenginliklerine sahip çıkamayan, herkesin elinin altında olduğu için değerinin bilinmediği bir ülke mi?
Sınırsızca herkese kucak açan bir ülkenin değeri sizce ne kadar bilinir? Nasıl olsa istenildiği zaman gezilebileceği düşünülerek gerçekten rağbet görür mü, yoksa sürekli ertelenen bir destinasyona mı dönüşür? İkinci, hatta üçüncü sıraya atılabilir mi? Bereketi ve geliri nasıl olur? Çıkarlarını korumak istediğinde ziyaretçileri tarafından kabul görür mü?
Ya da zamanla kendini korumak için keskin kararlar alıp kendini ziyarete kapatır ve buna “güvenlik önlemi” mi der? Tıpkı sizin yalnız bir hayata doğru yönelip bunun doğruluğuna kendinizi inandırmanız gibi…
Siz bir ülke olsaydınız hangisi olarak tarif edilmek isterdiniz?
Asıl sormamız gereken soru bu.
Sınırlarınızı nasıl çizerseniz çizin, bu hayatta karşılaştığınız duruma, kişiye ve gördüğünüz muameleye göre onları güncellemezseniz; tepkinizi göstermeniz gereken yerde uygun üslupla ortaya koymazsanız, iyi niyetiniz bir noktadan sonra iyi niyet olmaktan çıkar.
Sizin benliğiniz de aslında oluşturduğunuz, sınırlarını çizdiğiniz kendi ülkenizin açık hava müzesi. Nasıl ziyaretçileri kendinize çekmek istiyorsanız, müzenin güvenliğini de ona göre sürekli güncellemelisiniz. Dünyanın en görülmeye değer müzesi, en kendini bilmez, kural tanımaz ve ölçüsüz insanları içeri alsaydı hâlâ dünyanın en görülmeye değer müzesi olur muydu?
Siz hayatınızdaki insanların, olayların ve deneyimlerin sizde yarattığı duyguları düşünüp müzenizin sınırlarını ve kurallarını güncellerken, ben de hak ettiğiniz gibi size ulaşabilmek için müze kartımı çıkarmaya gidiyorum.
Eminim her birinizin içinde, sizin bile fark etmediğiniz ya da size unutturulmuş nice cevher vardır. Onlarla hakkını vererek tanışmak isterim.
Tek ricam, müzenizin açılış-kapanış saatlerini ve ziyaret kurallarını bana önceden iletmeniz.
Sınırlarına saygı duyulmasını isteyen biri olarak, kimsenin sınırını bilmeden ihlal etmek istemem. Neşeli ve sevgi dolu anılar katabilecekken hayatlarımıza, kimsenin kendisini farkında olmadan yalnızlığa mahkûm etmesini de…