İnsan ruhu tamamen rasyonel bir dünyada gerçekten nefes alabilir mi? Yoksa masallar yalnızca uyuttuğumuz bir bedenin değil, aynı zamanda teselli etmeye çalıştığımız bir zihnin de ürünü müdür?
Modern insanın zihni çoğu zaman iki farklı gerçeklik arasında sıkışmış gibidir. Bir tarafta somut, ölçülebilir ve kanıtlanabilir gerçekler; diğer tarafta ise metaforlarla, umutlarla ve masallarla örülmüş bir anlam arayışı… Zihin ne tamamen sert gerçekliğin içinde kalabilmekte ne de eskisi kadar masallara inanabilmektedir.
Bir yanımız dünyanın gerçeklerini savunurken, diğer yanımız hâlâ bir kurtarıcı fikrine tutunmak ister. Belki de modern zamanların en büyük paradoksu tam olarak burada ortaya çıkar: Akıl ile umut, gerçek ile hayal arasındaki bu görünmez gerilimde.
Bu noktada belki de en başa dönmek gerekir. Çünkü aklın bu kadar keskinleştiği, her şeyin açıklanabilir ve ölçülebilir olması gerektiği düşünülen modern çağda bile, insan zihni hâlâ masallara sığınma ihtiyacı hissediyor. Bu ihtiyaç yalnızca bir kaçış değil; belki de insan olmanın en eski ve en derin reflekslerinden biridir.
Bize çocukken hep masallar anlatıldı, belki de bir ölçüde o masallara inanmamız istendi. Büyüdükçe yüzleştik masallardaki kahramanları kendimize rol model aldığımız gerçeğiyle… Hangimiz bir kurtarıcı prens beklemedik bizi bulunduğumuz zindandan kurtaracak? Ama acı olan şu ki: o zindanın anahtarı hep cebimizdeydi. Hangimiz kocaman canavarlarla savaşmadı hayatında? Ya mağdurduk ya kurtarıcı… Bu anlatılar büyük ölçüde bilinçdışımıza işlendi.
Psikoloji biliminde bu durum, “Karpman Drama Üçgeni” (Kurban/Kurtarıcı/Suçlayıcı) olarak karşımıza çıkar. Kimi kaynakta Travma Üçgeni olarak da geçiyor. Psikoanalist Stephen Karpman’a göre bu durum; kişilerarası ilişkilerde eşitlik algısını bozan, rollerin önceden belirlendiği ve sosyal etkileşimi işlevsiz kılan öğretilmiş bir alışkanlık kalıbıdır. Hadi gelin bu mağduriyetlerimizin anatomisine inelim ve bakalım neden zihnimiz masallar ve gerçeklik arasındaki arafta kalıyor.
Olağanüstü olayların ve kişilerin olduğu ve başlarına gelen olağandışı olayları anlatan öykü türü masal olarak tanımlanmıştır. Bilişsel sürecimizin gelişip, kişilik yapımızın oturduğu süreçler de kimimizin uykuya dalabilmesi için kimimizi korumak ve öğretmek için hepimize masallar anlatılmıştır. Çocuk zihnimiz ise bu masalların gerçekliğini doğal olarak sorgulamadan kabul etmiş ve bu anlatılar bilinçdışımıza yerleşmiştir. Masallar anlatıldığında bedenimiz uykuya dalar; ancak zihnin bir bölümü uyanık kalır. Psikolojinin ‘bilinçdışı’ olarak adlandırdığı bu alan, duyduklarımızı kaydetmeye ve anlamlandırmaya devam eder. Kendimizin yetişkinlik çağımıza gelince bilinçli olan yetişkin zihnimizde hayatın gerçeklerini görüp masallardan uzaklaşıyoruz. Ben artık büyüdüm ve masallar, oradaki olay ve kahramanlar geride kaldı artık diyorum ve hayatıma devam ediyorum.
Hep hayatımda olan olayların bir suçlusu olduğunu aradığım dönemlerimin çok olduğu bir zaman oldu. Yöneticilerimin benimle sorunu var, iş yerimde sorunlar yaşıyorum hep ben mağdurum gibi hissederdim. Kendi celladımın kendim olduğunu zerre kadar fark etmeden insanları suçladığım zaman dilimleri de oldu. İlişkilerimde hep aldatılan mağdur olan taraftım. Bir keresinde kalbimin kırılmış parçalarını birleştirmek için keşke bir peri olsa ve kapımı çalsa beni iyileştirse dediğimi hatırlıyorum. Başka bir zaman zorlukla karşılaştığım yollarda ve karanlığa düştüğümde elime birinin sönmeyecek bir meşale vermesini hayal ettiğimi biliyorum. Kaderin kendi çabamda olduğunu düşünmek yerine kaderin değişmeyeceğine inanmayı seçtiğim zamanlar oluyor.
Hangimiz aynada yansıyan aksimize bakarak, bizi bizden daha iyi tanıyan o sihirli aynanın dile gelmesini istemedik ki? Ya da hangimiz sonunun trajik biteceğini bildiğimiz hikayelerimizin yazarının son anda kaderi değiştirip mucizevi bir sona bağlayacağına inanmadık? Hangimiz o kocaman devlerin gölgelerindeyken kendi boyumuzun o gölgeleri aşabileceğine inanmak yerine birinin gelip bizi kurtarmasını beklemedik?
Çoğu zaman hayatımızda bir mağduriyet yarattık ve kendi yarattığımız mağduriyetin başrolü olup bir kurtarıcı aradık. Stephen Karpman’ın da belirttiği gibi; eğer biz o dram üçgeninde kurban rolünü oynamayı, kendi yarattığımız mağduriyetlerin başrolü olmayı seçiyorsak, o kapının açılmaması için suçlayacak bir gardiyan aramaya hakkımız yok benim yetişkinlik algıma göre. Ve sonuç olarak “hayat böyleymiş/kısmetim buymuş” diyorum ve mağduriyetimden özgürleşemeyen bir alana yerleşiyorum. İşte aslında bu da mağduriyetimin konforlu alandaki masalını anlatıyor bana modern zaman gerçekliği ile.
Bir metaforda yetişkin zihnimle kendime bakmaya karar verdim ve arafta kalmış sessizliğimi bozarak kendi dramatik üçgenimi fark ettim. İşte benim metaforum: “Kendini öldürmeden kendini doğuramazsın.” Şimdi burada bahsettiğim ölüm kendi konforlu olan mağduriyet kimliğimin ölümüdür. Kendi yarattığım mağduriyetlerimi fark ederek bunlara alternatif çıkış yollarını görmeyi seçmeye niyet ettim. Bu süreç tabiî ki bir anda olmadı. Uzun araştırmalar, okumalarla ve kendimi sorgulama ile başladı sürecim. Kendi kimlik algımın nerede oluşunun gerçekliği ile yüzleşmek başta kabul etmesem de en ağır imtihanlardan biriydi belki de…
Bir eşik değeri vardır o değeri atladıktan sonrasında yollar daha görünür olur. O eşik değeri geçtikten sonrasında süreç bunu nasıl çözebilirim, ben nerede bu olayın mağduru oldum, ya da nerede kurtarıcılığa soyundum? Veyahut zorbalık yaptığım neresi oldu diye kendi süreçlerimi izlemeye başladım. Sonraları terapi almak ve nihayetinde kendimi görebilmek gerçeklik ve hayal arasındaki çizgilerimi fark etmek gibi birçok aşama ve süreci deneyimledim. Çünkü benim gerçeklik algım ve masallarımdan aldığım eski davranış kalıplarını bırakmam ve yeni sorumluluk bilinci ile tanışmam süreçlerinin ağrılarını çokça yaşadım. Evet hala eski kalıplarımdan devam eden masallarım tabiî ki var. Daha yetişkin zihniyle daha gerçeklikle bakmaya çalıştığım masallar diye nitelendiriyorum ve kurtarıcımı artık dışarıda aramıyorum. Samimiyetle şunu belirtmeliyim ki en zoru bu durumu kabul etmek ve dönüştürmeye karar vermek. Ben bunu bir doğum sürecine benzetiyorum ve süreç biz yaşadığımız sürece devam edecek.
Peki bu süreci nasıl yönetebiliriz?
- Sorumluluğu Sahiplen: Yaşadığımız mağduriyetteki kendi payımızı görmeyi denemeliyiz. Suçlayacak kimse kalmadığında, çözümün tek sahibi de biz oluruz.
- Kurtarıcıyı Emekli Et: Kimsenin gelip bizi kurtarmayacağını kabul etmeliyiz. Zindanın kapısını açacak anahtar, başkasının elinde değil; kendi cebimizde.
- Konforlu Mağduriyetten Vazgeç: Mağdur rolünün sağladığı o “haklılık” konforunu bırakmalıyız. Sorumluluk almadığımız sürece özgürleşemeyiz.
- Rolünü Fark Et: Bir kriz anında durmalı ve sormalıyız: “Şu an kurban mı oluyorum, yoksa çözüm mü üretiyorum?” Fark ettiğimizde döngü kırılır.
- Masaldan Çık, Eyleme Geç: Bir miracle/mucize beklemeyi bırakmalıyız. Gerçeklik sert olsa da üzerine basabileceğimiz tek sağlam zemindir. Küçük de olsa bir adım atmalıyız.
Şimdi hayatımda bir suçlu ya da suç olmadığını ve yaşadığım olay her ne ise bunun bir süreç olduğunu düşünüyorum. Bu hayat benim yazdığım bir masalsa ve başrol bensem yazar da bensem yolları ve süreci değiştirebileceğimin bilincindeyim. Öğrenilmiş kalıpları bırakmak tabiî ki bir anda olmuyor bu gerçeklikle ilerliyorum. Drama üçgeninin labirentlerinden çıkışın en etkili yolu kendi ışığımızı yakarak geçiş yollarını görmektir. Artık dışarıda bir suçluda aramıyorum, aynadaki bir yabancıdan ve onun masallarından da medet ummuyorum. Zihnim evet hala arafta; çünkü artık masallara kanmıyorum, gerçekliğin yükünü biliyor, kabul ediyor ve değiştirebilmeye kendime izin veriyorum.
Biliyorum ki; masalımdaki mağdur ben ölmeden, masalımdan kahraman olarak doğamayacağım. Sizde kendinize sorun bakalım şimdi: bugün kimin masalında figüransınız yoksa kendi gerçekliğinizin celladı olmaya hazır mısınız?